Evlilik, 'hayat' denilen macerayı beraber yaşamak, ama aynı zamanda, yükü de beraber paylaşmak demek
Peki hayatı ve yükünü birlikte paylaşırken, kadınların gösterdikleri
fedakarlıklarla, erkeklerin hayatlarını ne kadar kolaylaştırdığını hiç
hesap ettiniz mi?
Karısının yaptığı işi rakamlara döken Steven, yaptığı hesaptan sonra,
karısının değerini bir kez daha anlamış ve son zamanların en ilginç
çalışmalarından birini ortaya koymuş.
Steven olayı şu şekilde özetliyor;
''Çocuğumuz doğduktan sonra karım işini bırakıp çocuğumuza baktı. Bezini
değiştirdi, onu besledi, onunla oyunlar oynadı. Ama sadece bunları
yapmakla kalmadı. Evde olduğu süre boyunca evi temizledi, yemek yaptı ve
çamaşırlarımızı yıkadı.''
Karısının yaptıklarının kalem kalem dökümünü yapıp ücretlerini
hesapladıktan sonra, oldukça şaşırdığını ifade eden genç adam eşinin
yaptıklarını kısaca özetlemiş.
Tam zamanlı çalışan bir dadının yıllık ücreti: 36.660 $
Evin temizlenme masrafı(yıllık): 5.200 $
Kişisel aşçının yıllık ücreti: 12.480 $
Faturalar ve bütçe (yardımcı finans asistanı - yıllık): 3.900 $
Kişisel alışveriş elemanının yıllık ücreti: 13.520 $
Profesyonel davetlerde eşlik edecek bir asistanın yıllık masrafı: 900 $
Yıllık çamaşır servisi ücreti: 1.300 $
Steven'ın çıkardığı hesap, senelik yaklaşık 74.000 Dolar. Genç adam, bu
parayı asla karşılamayacağını söyleyerek, gösterdiği fedakarlıktan ötürü
karısı Glory'e minnettar olduğunu belirtiyor.
Eşinin alışveriş yaptığında kendini suçlu hissettiğini söyleyen Steven;
“Tabi ki çocuğumuzun bakımın dışında kendi harcamalarımız da oluyor.
Karım kendisi için alışveriş yaptığında kendini suçlu hissettiğinde çok
utanıyorum. Aslında hak ettiği çok çok daha fazlası.” diyerek belki de
hayat' denilen macerayı beraber yaşamak için seçtiği kişiye duyduğu
sevgi ve minnettarlığı tekrar dile getiriyor.
Alıntı
8.12.2015
15.10.2015
YETİM:“Öksüz” Anlamı
YETİM:“Öksüz” demektir. Arapların “eşsiz inci”
(durre yetim) sözünden alınmıştır. İnci nasıl diğer taşlar arasında
benzersiz ise yetim de diğer insanlar arasında kimsesi olmaması bakımından
benzersizdir. Öksüz, eski Türkçe’de (8.yy) Anne (ög)
kelimesinin (süz, sız) olumsuzlama ekiyle kullanılmasından geliyor. Göğüssüz
(öğ-süz) yani yaslanacak bir anne göğsü bulamayan demek. Kur’an’da
yukarıdaki sâil için söylenen aynen yetim için de söylenir:
“Sakın
öksüzü hor görme/üzme” (Duha; 93/9).
Alıntı
22.09.2015
Hanımı Başka Memlekete Götürmek
Hanımı başka memlekete götürmek uygun değil deniyor. Ben hanımımı İstanbul’dan Erzurum’a, Konya’ya götüremez miyim?
Gezdirmeye her yere götürürsünüz elbette. Onu Konya’ya, Erzurum’a yerleştirip kendiniz zaruretsiz İstanbul’da ikamet etmeniz uygun olmaz. Onu kendi ikamet ettiğiniz yerde, akrabalarının ikamet ettiği yerde bulundurmalısınız. Bir de kadın razı olmadıkça, onu memleketindeki akrabalarının yanından alıp başka memlekette ikamete zorlamak da uygun değildir.
Kaynak
24.03.2015
BEN SENİ MUTLU EDERİM

Delikanlı, genç kızı, şöyle bir süzdü ve sessizce düşündü:
"Güzel kız fena değil. Ama biraz kendini beğenmiş. Acaba bu hali devam eder mi? Ya ederse? O zaman bununla yaşanmaz. Ben dayanamam ukala bir kadına, kadın dediğin biraz uysal olmalı... Neyse canım, hele bir evlenmeyi kabul etsin. Ben onu değiştirmeyi bilirim."
Evlenmek niyetiyle görüşmeye gelmişlerdi.
Genç kız da simasının ortasına sinsi bir tebessüm kondurdu.
"Fena çocuk değil. İşi de yerinde. Rahat bir hayat yaşarım. Lâkin biraz 'dediğim dedik' gibi. Acaba buna, sözümü dinletebilir miyim? Aman canım, düşündüğüm şeye bak. Evlenelim de ben onu mum gibi yapmasını bilirim."
Ve "değişim savaşı"nın imzaları alkışlar arasında atılır.
Ayaklar birbirini ezmek için yarışır.
"Bal/ayının" tatlı meltemi yerini yavaş yavaş kuzey rüzgârlarına bırakır.
Genç adam, sabah işe gitmeden eşini uyandırmaya çalışır:
"Ben hazırlanırken sen de kahvaltı hazırlayabilir misin?"
Genç kadın uyumaya devam eder.
"Hayatım, geç kalıyorum haydi uyan."
Genç kadın sağından soluna dönerek,
"Sabahın bu saatinde de kalkılmaz ki? İşyerinde bir tostla çay alırsın." der.
"Allah! Allah! Ben akşama kadar çalışacağım, sen bir kahvaltı hazırlamaya zorlanıyorsun."
"Ama çok uykum var."
"Benim de uykum var ama kalkıp işe gitmek zorundayım."
Kadın istifini bozmaz, kapıyı çarpıp çıkarken "Can çıkmayınca huy değişmezmiş." diye söylenerek işe gider genç adam.
Başka bir gün...
"Hayatım, bugün yemek yapamadım. Dışarıya çıksak diyorum."
"Yine mi? Ama çok yorgunum, şöyle evimde dinlenmek istiyorum. Dışarıya hafta sonu gideriz."
"Annem haklıymış. 'Bu adamı değiştiremezsin' demişti de inanmamıştım."
Kimse 'ben onu değiştiririm' demesin...
Birbirini değiştirme hayaliyle kurulan bir aile tablosu bu.
Her iki taraf da
"Acaba eşimi nasıl mutlu ederim?"
yerine
"Nasıl değiştiririm?" sevdasında.
Daha doğrusu "güç savaşında".
Oysa eşler güçlerini" değişim savaşı"nda tüketmek yerine mutluluğu yakalamak yolunda sarf etmeli.
Evlilik,
"Ben seni adam ederim"
yerine
"ben seni mutlu ederim"
düşüncesi üzerine kurulmalıdır.
O zaman evin pencerelerinde mutluluk meltemi eser.
Saksılarında huzur çiçekleri açar.
Odalarında şen kahkahalar çınlar.
Eşler, birbirini mutlu etmek için yarışır.
Planlar, "onu nasıl değiştiririm" yerine "onu nasıl mutlu ederim" üzerine yapılır.
Mürebbiye gibi değil, psikolog gibi davranılır.
"Değişim savaşı" vererek ne kendisini tüketir ne de eşini.
Aksi halde kadın "dırdırcı", erkek "baskıcı" mutluluksa "toz-duman" olur.
Bu sebeple, evlenecek gençler, ruhen uyum sağlayabilecekleri kişileri seçmelidir.
"Ben onu değiştiririm" diye düşünerek başlıyorlarsa, boşuna evlerini dayayıp döşemesinler. Silahlarını yağlasın, kelime mermilerini yığsın, savaş yerlerini belirleyip sığınaklarını hazırlasınlar.
Gelin arabasının arkasına da "Evleniyoruz mutluyuz" yerine "Evleniyoruz savaşa gidiyoruz" diye yazmayı unutmasınlar.
Alıntı
"Fena çocuk değil. İşi de yerinde. Rahat bir hayat yaşarım. Lâkin biraz 'dediğim dedik' gibi. Acaba buna, sözümü dinletebilir miyim? Aman canım, düşündüğüm şeye bak. Evlenelim de ben onu mum gibi yapmasını bilirim."
Ve "değişim savaşı"nın imzaları alkışlar arasında atılır.
Ayaklar birbirini ezmek için yarışır.
"Bal/ayının" tatlı meltemi yerini yavaş yavaş kuzey rüzgârlarına bırakır.
Genç adam, sabah işe gitmeden eşini uyandırmaya çalışır:
"Ben hazırlanırken sen de kahvaltı hazırlayabilir misin?"
Genç kadın uyumaya devam eder.
"Hayatım, geç kalıyorum haydi uyan."
Genç kadın sağından soluna dönerek,
"Sabahın bu saatinde de kalkılmaz ki? İşyerinde bir tostla çay alırsın." der.
"Allah! Allah! Ben akşama kadar çalışacağım, sen bir kahvaltı hazırlamaya zorlanıyorsun."
"Ama çok uykum var."
"Benim de uykum var ama kalkıp işe gitmek zorundayım."
Kadın istifini bozmaz, kapıyı çarpıp çıkarken "Can çıkmayınca huy değişmezmiş." diye söylenerek işe gider genç adam.
Başka bir gün...
"Hayatım, bugün yemek yapamadım. Dışarıya çıksak diyorum."
"Yine mi? Ama çok yorgunum, şöyle evimde dinlenmek istiyorum. Dışarıya hafta sonu gideriz."
"Annem haklıymış. 'Bu adamı değiştiremezsin' demişti de inanmamıştım."
Kimse 'ben onu değiştiririm' demesin...
Birbirini değiştirme hayaliyle kurulan bir aile tablosu bu.
Her iki taraf da
"Acaba eşimi nasıl mutlu ederim?"
yerine
"Nasıl değiştiririm?" sevdasında.
Daha doğrusu "güç savaşında".
Oysa eşler güçlerini" değişim savaşı"nda tüketmek yerine mutluluğu yakalamak yolunda sarf etmeli.
Evlilik,
"Ben seni adam ederim"
yerine
"ben seni mutlu ederim"
düşüncesi üzerine kurulmalıdır.
O zaman evin pencerelerinde mutluluk meltemi eser.
Saksılarında huzur çiçekleri açar.
Odalarında şen kahkahalar çınlar.
Eşler, birbirini mutlu etmek için yarışır.
Planlar, "onu nasıl değiştiririm" yerine "onu nasıl mutlu ederim" üzerine yapılır.
Mürebbiye gibi değil, psikolog gibi davranılır.
"Değişim savaşı" vererek ne kendisini tüketir ne de eşini.
Aksi halde kadın "dırdırcı", erkek "baskıcı" mutluluksa "toz-duman" olur.
Bu sebeple, evlenecek gençler, ruhen uyum sağlayabilecekleri kişileri seçmelidir.
"Ben onu değiştiririm" diye düşünerek başlıyorlarsa, boşuna evlerini dayayıp döşemesinler. Silahlarını yağlasın, kelime mermilerini yığsın, savaş yerlerini belirleyip sığınaklarını hazırlasınlar.
Gelin arabasının arkasına da "Evleniyoruz mutluyuz" yerine "Evleniyoruz savaşa gidiyoruz" diye yazmayı unutmasınlar.
Alıntı
7.02.2015
Karamsarlığın Meyvesi Üzüntü
Üzüntü Aklı Kapatır, İnsanı Din Ahlakından Uzaklaştırır
Allah'ın rızasına uygun yaşam şeklini ve Kur'an ahlakını benimsemeyen insanlar, üzülmek ve mutsuz olmak için yüzlerce hatta binlerce sebep bulabilirler. Çünkü insan, ancak samimi olarak Allah'ın rızasına uygun bir hayat yaşayıp, Allah'a ihlasla kulluk ederse, Allah'ın emir ve isteklerini titizlikle uygularsa, Allah'ı çok sevip içten saygı duyarsa ve Kur'an ahlakını tam olarak yaşarsa gerçek anlamda mutlu olabilir. Bunun dışında mutlu olmanın başka bir yolu yoktur. Bu nedenle, mutluluğu Allah'ın rızasında ve Kur'an'da aramayıp dünyevi hedeflere yönelen, kendi nefsini rahat ettirmeye çalışan insanların karşısına mutlaka mutsuzluklar ve üzüntüler çıkar.
Allah'ın sonsuz adaletini ve Rabbimiz'in kaderi en mükemmel şekilde yarattığını düşünmeyen bu insanlar, olayların özel hikmetlerle yaratıldığını gözardı etmelerinin sıkıntısını yaşarlar. Çevrelerinde olup biten olayların ya da insanların davranışlarının hayırlarını görmek yerine, bunlar üzerinde saatlerce karamsarlığa kapılarak düşünür, çok sıradan gündelik konuları büyütebilir ve bundan dolayı da ciddi şekilde üzüntüye kapılırlar. Örneğin pek çok insanın en çok üzüldüğü konulardan birisi geçmişe yönelik konulardır. Uzun uzun geçmişte yaptıkları hataları düşünüp, nasıl o hatalara düştüklerine üzülürler. Tekrar tekrar olayları hatırlayıp anlatır, üzüntü veren pişmanlıklar yaşarlar. Oysa insan için, geçmişinin bir üzüntü konusu olmaması gerekir. Çünkü Allah her olayı kaderde mutlaka hayırlarla ve hikmetlerle yaratmıştır. İnsan elbetteki geçmişteki hatalarından pişmanlık duyacak, bunları tekrarlamamak ve telafi etmek için çaba harcayacaktır. Ama bunların hiçbirisi hiçbir zaman için bir üzüntü konusu değildir.
Müslümanın hayatında bu ahlakı en güzel örnekleriyle görmek mümkündür. İster 30 yıl, isterse 30 saniye öncesi olsun, mümin yaptığı hatalar, yanlışlar dolayısıyla hüzne kapılmaz. Yaptığı hataların hayır ve hikmetlerini düşünüp, onlardan ders alır. Allah'tan bağışlanma diler, hatasının kendisini Allah'a daha da yakınlaştırması için dua eder. Müslüman da yaptığı yanlış şeylerden dolayı pişmanlık duyar ancak bu pişmanlık mutsuzluk veren bir pişmanlık değil, aksine ümit veren, Allah'a yönelmeye sebep olan bir pişmanlıktır.
Bir insanın üzüntüden uzak durması için, bu konuda kesin bir karar vermesi gerekir. Üzüntü duyduğu olayları da, herşeyi yaratan Allah'ın büyük bir hikmetle yarattığını; hayatındaki herşeyin en küçük detayına kadar Allah'ın sonsuz aklıyla gerçekleştirdiğini bilmesi ve hayatının sürekli olarak bu gerçeğin şuuruyla yaşaması gerekir. Bir insan yalnızca bu gerçeği kavradığı takdirde hayatının sonuna kadar hep Allah'ın istediği şekilde bir ahlak gösterebilir.
Gülay Pınarbaşı
Milli Gazete
31.05.2014
OSMANLI’DA EDEP
İslâm’ın
başı, sonu edeptir. Edep, en kısa tarifiyle, hadlere riayet etmektir;
sınırları aşmamaktır. Allah’ın emir ve nehiylerine % 100 itaat etmektir.
İblis, Allah’ın emrine itaat etmemek suretiyle edepsizliğin içerisine
düşmüş ve şeytan olmuştur. Âdem (A.S) ise Allah’ın emir ve nehiylerine
itaat ederek en üst seviyedeki edebe riayet etmiş ve Allah’ın ahlâkı ile
ahlâklanmıştır. Ahlâk, ciddiyet ve sorumluluk duygusunun şahikasıdır.
Osmanlı, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sünnetine harfiyen uymaya çalışdı, en güzel ahlâk örneklerini asırlarca dünyaya örnek gösterdi. Biz, insanımızı anlatırken: “Osmanlı terbiyesi görmüş, Osmanlı Beyefendisi ya da tam bir Osmanlı Kadını” diye onun terbiyesini överiz. Çünkü Osmanlı toplumunda tanıdığımız birçok kabiliyetli ve büyük insanın kendini anlatırken, nefsin afetlerinden uzak sözler kullandıklarını görürüz.
Yazının Tamamı:
Osmanlı, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sünnetine harfiyen uymaya çalışdı, en güzel ahlâk örneklerini asırlarca dünyaya örnek gösterdi. Biz, insanımızı anlatırken: “Osmanlı terbiyesi görmüş, Osmanlı Beyefendisi ya da tam bir Osmanlı Kadını” diye onun terbiyesini överiz. Çünkü Osmanlı toplumunda tanıdığımız birçok kabiliyetli ve büyük insanın kendini anlatırken, nefsin afetlerinden uzak sözler kullandıklarını görürüz.
Yazının Tamamı:
19.02.2014
İFFETLİ EVLER ÇIPLAK EVLER..
Yaşlı kadın
usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:
Gelin:"-Oğlum
sofra hazır
çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!.."diyordu.Salonun en kuytu yerine geçti
yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk
babaannesini görünce:"-Babaanneciğim
gel beraber yiyelim!.." dedi.Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:
"-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin
beraberce yeriz inşaâllah!" dedi.Evin gelini:
"-Aman anneciğim
eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur
o da gelince yer." dedi. Yaşlı kadın:"-Kızım
nasıl insanların bir edebi
hayâsı
iffeti varsa
EVLERİN DE BİR EDEBİ VE İFFETİ vardır."Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:
"-Yaa babaanne
neymiş bu EVLERİN İFFETİ..? Anlat bakalım
merak ettim!.." dedi.Yaşlı kadın söze başladı:
"-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız
annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz
büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır
kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.Babamız gelir
«Besmele» çeker
«Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe... Sonunda da
sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen
yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu Sofranın Edebidir
yavrum!.."Torunu:
"-Bu kadar baskı karşısında DEPRESYONA girmez miydiniz babaanneciğim!" dedi.
"-Hayır
yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı.
Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli
uykular dinlendiriciydi.Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum
hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı
«Deli İbram» derlerdi. Vallahi
o bile o kadar mutluydu ki
anlatamam.Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar
acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım
aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa
boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder
hamamcı arada yıkardı. Cumaları esnaf elinden tutar
namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı..Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde
Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş
bütün evlerin içi görünüyor
ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker
ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür
yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı."Bu sırada gelini
oturduğu yerden kalktı
mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti."-«Evin edebi
önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz...Evler
kocaman duvarlarla çevrilmiş AVLUların içinde olduğu hâlde hiç kimse İÇ ÇAMAŞIRLARINI ulu orta asmazdı
ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım
hemen anam gelip; «Kız
baban bugün avluya çıktı
senin şalvarın asılı idi
utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma
çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört
sonra mandalla... Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz
edebimiz bir giderse
ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım
annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım
karşı komşu
bütün çamaşırları asmış uluorta
ben utancımdan hemen içeri girdim.Bugün yemekler dışarıda yeniyor
«GÖZ HAKKI» oluyor
kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var
alamayan var. Göz hakkı
kıskançlık oluyor bu yenenlerde... Hiç şifâ olur mu yavrum?Bizim Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-
«Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla
gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler böyle olunca İÇİNİZE SIKINTI VERİYOR. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.
Evin bir EDEBİ daha vardır ki
en önemlisi de budur herhalde... Evin içinde yaşananlar
aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler
içilenler
muhabbetleşmeler
kavgalar... Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı. Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor
değil mi Leylâcım!.." dedi gelinine... Leylâ mahcup bir şekilde:"-Evet anneciğim." diyebildi.
Torunu:
"-Babaanneciğim
şimdi FACEBOOK diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda
yedikleri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!..""-Aayy ne ayıp... İnsan hiç yediğini söyler mi?"
"-Âh anneciğim
her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin
yedikleri yiyecek-içeceklerin
aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin
hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar...""-Yavruuum
sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene... Evler çırılçıplak
kaldı desene..." dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:"-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var
evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye
BEYLERİMİZİN BİR ADIM GERİSİNDEN yürürdük... Şimdi kavgalar ortada
sevmeler ortada... Tabiî ki
hiç MAHREMİYET kalmayınca SAMİMİYET de kalmıyor.Evin bereketi
büyüklere SAYGIdadır. Evin iffeti
örtülen PERDEdir. Sevginin iffeti
GİZLİLİKtedir. Gözün iffeti
GÖZ kapaklarındadır. Bedenin iffeti
TESETTÜRdedir. Unutma
HAYÂ
îmandan bir şûbedir. Bakın size
benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım. Hikâye dedimse
adı hikâye... Aslında bir hadîs
Hadîs-i Kudsî hem de... Yani mânâsını Allâh'ın Peygamber Efendimize haber verdiği
sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis... Bu hadîs-i kudsîye göre:"Allah Teâlâ
Âdem -aleyhisselâm-'ı yarattığı vakit Cebrâil -aleyhisselâm- ona üç hediye getirdi: İlim
hayâ
akıl. Ona dedi ki: «Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..»Âdem -aleyhisselâm- "AKLI" tercih etti. Cibrîl -aleyhisselâm- Hayâ ve İlme
makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve İlim dediler ki:"-Biz
âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden aslâ
ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve AKIL
nerede olursa
biz ona tâbî oluruz. Cibrîl -aleyhisselâm- da öyle ise yerlerinize yerleşin!.." diye emretmekle
AKIL DİMAĞDA
İLİM KALPTE
HAYÂ da GÖZDE Yerleşti."(Mahmud Sami Ramazanoğlu
Musâhabe)İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi
Hayânın makamı GÖZ'dür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir
hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak..."Gelini:
"-Haklısın anneciğim
biz iffetimizi kaybettikçe BUHRANLARIMIZ arttı." dedi.Torunu kaşığı sessizce bırakıp:
"-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım
anneciğim!" dedi.Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh'a hamd etti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




