İstanbul'da binler toplanmış, Üstad kürsüye çıkıyor ve mübarek ağzından şu ibret verici sözler diziliyor: Aya Giden, Yıldıza Giden Milletlere İmrenen Ey Türk Gençliği ! Yirmi Yaşındaki Fatihin Ahlak Fezasından Düştüğünüz Bu Günkü Çöplüğe Bakın Ve Utanın ..!
Ve benden bir-iki yaş ufak ve hep boynu bükük kız kardeşim Selma…
Kız olduğu için itibarda değildir; ve konağın, sadece ezilmeye memur gelini annemden başka kimseden himaye görmemektedir. Selmacık ne büyükbabasından alaka görür, ne cici annesinden, ne de zaten hiçbir kimseyle alakası olmayan babasından, babamdan… O, evi dolduran dokuz çocuk içinde ağabeyi, ben, büyük küçük herkesin ensesinde boza pişirirken, minicik siyah önlüğü ile bir duvara yapışmış mahzun mahzun bakanve önünden geçenleri rahatsız etmekten adeta çekinen bir gölgeciktir. Altı yaşında ölen Selma, bebekliğinden beri, daima duvarlara yapışmış ve ortalarda şuna buna engel olmaktan ürkmüş, beyazı damar damar görünen elâ gözleriyle hep öleceği günü bekledi.
Selma bende, çocukluğumun en derin ukdelerindendir.
Bir gün Osman Yüksel çok büyük bir safiyetle Necip Fazıl’a sorar:
-Üstad, vallahi bir türlü anlayamıyorum. Büyük şairsiniz, büyük nâşirsiniz, büyük fikir adamısınız, büyük mücahitsiniz, büyük dehasınız, bütün büyüklükleri şahsınızda toplamışsınız.
-Anlayamadığın nedir Osman çabuk söyle! Bir itirazın mı var?
-Estağfurullah Üstad, ne itirazım olabilir? Anlayamadığım şu: Bu kadar büyülük içinde, soyadınız neden büyük kürek veya uzun kürek değil de Kısakürek?
Necip Fazıl öfkeyle bağırmaya başlar:
-Osmaan! Espri budalası! Bilmiyor musun ki, soyadım bana ecdadımdan mirastır. Kısakürek’i ben seçmedim. Ben, Kısakürek soyadını almak büyüklüğünü gösterdim, anlıyor musun?
(Suffe Kültür Sanat Yıllığı – Necip Fazıl Armağanı 1984 – Sh.576)
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.
1. Asra yemin ederim ki
2. İnsan gerçekten ziyan içindedir.
3. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.
"Resûlullahın Eshâbından iki kimse karşılaştıklarında,
biri diğerine Asr sûresini okumadan ayrılmazlardı.
Sonra biri diğerine selâm vererek ayrılırlardı."
( Beyhaki, eş-Şuab)
İmâm-ı Şâfiî buyurdu ki:
"Kur´ân-ı kerîmde başka hiçbir sûre nâzil olmasaydı,
şu pek kısa olan Asr sûresi bile, insanların dünya ve âhiret saadetlerini te´mine yeterdi.
Bu sûre, Kur´ân-ı kerîmin bütün ilimlerini içine alır."
Selma'ya ait bir hatıram sonraları beni yakacak hale geldi:
Büyükbabamdan kıpkızıl bir lira çeyreği kopardığım bir gün, onu Selma'ya göstermiştim. Yavrucağın elinde, hafifçe ısırılmış, mini mini dişlerinin izini taşıyan bir elma vardı. Lira çeyreği o kadar hoşuna gitmişti ki, o ebediyen mahzun, yahut hüzün ebediyetiyle dolu gözlerini bana dikmişti de:
--Ağabey, demişti; bu elmayı sana vereyim de o parayı bana ver! Biraz ısırdım ama, ziyanı yok değil mi?
Pırıltılı lira çeyreğini vermiş, fakat elmayı da almak gibi bir gaflete düşmüştüm.
Sonra sonra dövündüğümü hatırlıyorum:
--Ah, niçin lira çeyreğini verdim de elmayı kendinde bırakmadım? Niçin “ o da senin olsun diyemedim”.
Hayatımın ilk büyük vicdan azabı budur.
Büyükbabam bana en küçük yaşlarda okuyup yazmayı öğretti. Bilmem ki, dört - beş yaşında su gibi okuyup yazıyordum dersem inanır mısınız? O zamanın ağdalı diliyle günlük gazeteleri, dört - beş yaşında okuyor, anlıyor, hattâ anlatıyordum.
Daima hastalıktan hastalığa geçtiğim için, doktorum meşhur Kadri Reşit Paşa, sık sık konağa gelir ve bu erken ruhî inkişafımı bildiği için de, ben salona girince şöyle derdi:
- Gel bakalım, benim büyük küçüğüm!...
Ve bana sual sorup cevap aldıkça dört - beş yaşındaki çocukta bu vaktinden evvelki gelişmeye hayret ederdi.
İlk defa tattım bu meyveyi, çikolatalı hurma diyorlarmış olgunlaşmadan yenile biliyor neredeyse elma kadar sert, değişik bir lezzet, yumuşak olgunlaşmış hurmadan farklı…
Selam, bir Müslüman’ın diğer Müslüman kardeşi için hayır temennisinde bulunmasıdır. Müslüman’ın önemli ahlâkî, toplumsal ve sosyal görevlerinden birisi de gerek akraba, dost ve tanıdıkları ve gerekse tanımadığı diğer Müslüman kardeşleriyle karşılaştığı zaman, Allah (c.c.)’ın selâmı, yardımı, bereketi, ihsanı ve esenliği sizin üzerinize olsun, anlamına gelen “es-Selâmü Aleyküm” diyerek selâm vermek; kendisine selâm verilen kimselerin de “Ve Aleykümü’s-Selâm” diyerek veya daha güzelini “ve rahmetullahi ve berakatühu” ilave ederek selâmlarını almaktır. İmrân bin Husayn -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatıyor: Resûlullâh’a -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir adam geldi ve:
– es-Selâmü aleyküm, dedi. Efendimiz onun selâmına aynıyla(“Ve aleykümü’s- selam” diyerek) karşılık verdikten sonra adam oturdu. Allâh Resûlü:
“– On sevap kazandı.” buyurdu. Sonra bir başka adam geldi, o da:
– es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâh, dedi. Peygamberimiz ona da verdiği selâmın aynıyla (“Ve aleykümü’s- selâm ve rahmetullâh” diyerek) mukâbelede bulundu. O kişi de yerine oturdu. Resûl-i Ekrem:
“– Yirmi sevap kazandı.” buyurdu. Daha sonra bir başka adam geldi ve:
– es-Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh, dedi. Fahr-i Kâinât o kişiye de selâmının aynıyla (“Ve aleykümü’s-selâm ve rahmetullahi ve berekâtüh” diyerek) karşılık verdi. O kişi de yerine oturdu. Efendimiz onun hakkında da:
“– Otuz sevap kazandı.” buyurdu (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 131-132).
Çocuktum. 6-7 yaşlarında var yoktum. Bir Ramazan günüydü.
Çemberlitaşta ötürdüğümüz büyük Konaktan sokağa çıktım.
İleride bir sehpaya oturttuğu tablasından çoluk çocuğa şeker meker satan birini gördüm. 10 para mı 20 para mı ne verdiğimi hatırlayamadığım bir horoz şekeri satın aldım. Şekeri eme eme konağa dönmek üzereydim ki üzerime hamal kılıklı bir adam çullandı.
Yarı ciddi yarı şakacı bir edâ ile haykırdı:
Şu bacaksıza da bak! Sokakta elâlemin karşısında yiyor!
Ödüm patlamıştı sanki... Şekeri yere attım ve evime doğru koşmaya başladım.
Adam beni kapıya kadar kovaladı. Konağın açık kapısını bu herifin suratına çarparcasına kapatıncaya kadar adeta baygınlık geçirdim.
Şimdi masum çocuklara değil Ramazan günü açıkça ve iftihar edercesine sigaralarını tüttüren her vasıf dışı insanlara o hamal kılığı içindeki saffet ve hassasiyetle hitap etmek istiyorum:
Günahınızı niçin Allahla aranızda bırakmıyor ve sanki onun reklâmını yaparcasına zedelediğiniz Allah hakkına kul hakkını da ekliyorsunuz? Eskiden Ermenisi Rumu Yahudisi bu kul hakkına tecavüz etmemek için Ramazanlarda Müslümanların karşısında oruca aykırı bir harekette bulunmazlardı. Düşünün sizin derekeniz ne olmalı!
Hamalın kovaladığı çocuk bugün 75 yaşında ama kovalayanın soyundan kimse kalmadı.
İsrail ordusunun Mavi Marmara Gemisi’ne saldırısı sırasında savunma yapmaya çalışan eylemciler bunun için ellerine geçen her malzemeyi kullandılar. Bir kısmı sopa ve demirlerle askerlere karşı koydu, bir kısmı alçaktan uçan helikopterlere boş soda şişesi fırlattı. Bazı eylemciler güvertede atacak birşey kalmayınca geminin mutfağındaki soğanları üst güverteye taşıdılar. Soğanlar da helikopterlere karşı silah olarak kullanıldı.
Gemideki cesur kardeşlerimizin korkuttukları askerleri görmek isteyenler buraya baksınlar.
İslâm’a Göre Ağaç Dikmek, yeşillendirmek hayırlı bir iştir ve bu hayrı yapana mükafat verilecektir.
Meyveli ve meyvesiz ağaçların, ormanların, yeşilliklerin, çeşit çeşit bitkilerin faydaları sayılamayacak kadar çoktur.
Peygamber Efendimiz, "Dikilen ağaçtan alınacak meyve sayısı kadar dikene sevap verilir" buyurmuştur. (Ahmed İbn Hanbel)
Diğer bir hadîs: "Bir ağaçtan insanlar, hayvanlar, kuşlar yararlanırsa, o ağacı diken için sadaka olur." (Ahmed İbn Hanbel)
Bir kimse bir ağaç dikse, aradan uzun yıllar geçse, adam ölse, ağaç büyüse, gölgesinde biri dinlense ve ferahlansa dikene yine sevap yazılır, mükafat verilir.
Biri, çölleşen, bitki örtüsü tahrip edilen, erozyona uğrayan bir araziyi otlarla, çalılarla, ağaçlarla yeşillendirse yine sevap alır.
Ormanları yakanlar canidir, azap göreceklerdir.
Tarlalarda anız yakmak günahtır.
Aşağıda yazılı altı şeyi yapanlar, öldükten sonra sevap kazanırlar, amel defterleri açık olur:
1. (Dine uygun olan, dine aykırı olmayan) faydalı bir kitap yazan.
2. Bir su kuyusu açan.
3. Bir çeşme yaptıran.
4. Meyve ağacı diken.
5. Bir cami veya mescid yaptıran.
6. Kendisi öldükten sonra, ona dua edecek veya ettirecek sâlih evlat yetiştiren.
Ağaç dikmek de böyledir. Alıntı
Salihlerden biri, oğluna bir şey yapması için hiç emretmezdi. Şayet bir ihtiyaç olursa oğluna değil başkasına emrederdi. Ona bunun sebebi sorulunca şöyle demiştir:
“Oğluma bir şey dersem belki emrimi tutmaz da bana karşı gelebilir. Bu yüzden cehennem ateşine müstahak olur. Hâlbuki ben oğlumun cehennem ateşinde yanmasını istemiyorum. Bunu için oğluma emir vermiyorum.”
Abdullah B.Ömer (r.a.) şöyle demiştir:
“Çocuğunu terbiye et, çünkü sen çocuğuna öğrettiğinden mesulsün. O da sana yapacağı iyilik ve itaatten mesuldür.