15.08.2012

Osmanlı Tarihindeki Meslekler 2

Sucu
Eski zamanlarda hemen her evin bir kuyusu vardı. Ancak içecek su uzaktan getirilirdi. Sucu ya da saka, şehir ya da kasabada su taşımacılığıyla uğraşırdı. Pınar ya da çeşmeden aldığı suyu hanelere sevk ederdi. Limonatacı ve şerbetçi gibi, özellikle yaz aylarında sokakta bardakla su satan seyyar satıcılara da sucu denirdi.

Erikçi
Osmanlı çoğu kez kendi bağ, bahçe ve bostanındaki meyveyi tüketiyordu. Ancak kentleşme kimi meyvelerin pazara çıkmasına neden oldu. Meyve genellikle mahallelerde haftanın belirli günlerinde kurulan pazarlarda müşteri bulurdu. Sokak satıcıları özellikle turfanda meyve satarlardı. Seyyar erikçinin pazarladığı turfanda erik, yazın yaklaştığını müjdelerdi.
Şerbetçi
Meşrubat sektörünün gözdesi şerbetti. Meyve özü, su ve şeker karışımı bu içecek ya da şurup, yaz aylarında kent insanının serinlemesine vesile olurdu. Ayrıca misafirlere şerbet ikram etmek de adettendi. Şerbetçi dükkanları olduğu gibi, seyyar şerbetçiler de müşteriye hizmet götürürlerdi. Özellikle seyyar demirhindiciler, İstanbul’a İzmir’den gelirlerdi.

Kozacı
İpekli kumaş üst gelir gruplarınca tüketilirdi. Osmanlı ipeklisi yurtdışında da büyük beğeni kazanmıştı. İpekli üretiminin ham maddesi ipek böceği kozası, dokuma sektörünün temel girdilerinden biriydi. Bursa ve çevresinde yaygındı. Kozacı, koza ticaretiyle uğraşırdı. Koza üreticisiyle ipek imalathaneleri arasındaki ticareti yürütürdü.
 Salepçi
Salepçi dünün seyyar muhallebicisiydi. Ancak muhallebi pazarlayan seyyar satıcılar da vardı. Salep yumru köklü bir otun dövülmesiyle elde edilen beyaz tozun, şekerli süt ya da su ile kaynatılmasından elde edilirdi. Özellikle kış aylarında bozacılar ve salepçiler müşterinin ayağına hizmet götüren seyyar satıcılardı.

10.08.2012

Erkeği Yönetmek

"Yönetmek" bir anlamda "yönlendirmek"tir. Kadının erkek-
ten beklentilerini gerçekleştirmesi ve eşinden gönlünce istifade edebilmesi onun üzerinde etki sahibi olabilmesine bağlıdır.
Çoğu kadının, erkek karşısında bulunmak istediği konum
da bu değil midir: "Erkeği üzerinde etkili olmak!"
İşte bunu yapabilmek için, erkeğe tesir etmenin, yani bir anlamda onu yönetmenin püf noktaları iyi bilinmeli.
Konuyu iki başlık altında ele almak gerek;


II. Eleştirmeyin! "Gözünden gönlüne, gönlünden cebine giden
yolu takip edin!"
Dünyanın en güzel kızı da olsanız, sürekli bir şeylerden şikayet edip duruyorsanız erkeğin gözünde cazibeniz kalmaz. Sizinle birliktelik ona sıkıntı vermeye başlar.
Dişiliği örten ve erkek açısından sıkıntı verici bir durumdur
bu! Sadece çocuklara bakan ve de hizmet eden biri durumuna
düşmek istemiyorsanız şikayeti, sitemi ve tartışmayı unutmalısınız. Amaç bir şeylere varmaksa bu yollarla olmaz! Olur gibi
görünse de tadı kalmaz.
Tarih boyunca eleştiren, tartışan bir kadının amacına ulaştığı görülmemiştir.
Maksat bir şeyler elde etmekse, bu erkeğin üzerindeki olumlu etkilerinizle mümkün olacaktır. Tartışma ve eleştiri ise, hemen her zaman en itici davranışlardır.
Bu yollarla onu etkileyemezsiniz.
Erkeğin cebine giden yol gönlünden geçer! "Gözünden gönlüne, gönlünden cebine!" En etkin yol budur!
Onun karşısında kendinizi savunmayın
Erkekler, yakınlık duydukları kadınlarla ilgili olarak "sahiplik" duygusu geliştirirler. Bu duygu "eş" olarak benimsedikleri kadına karşı zirveye çıkmıştır. Artık o kadın, onundur, ona "ait"tir.
Kendisine ait ve oldukça önemli (değerli, kıymetli) olarak
gördüğü herhangi bir şey ile kendi arasında görmek istediği sadece "bütünleşme"dir.
Erkek, kendisine ters gelen tüm tavırları, "bütünlük" hissini
tehdit edici bir durum olarak algılar.
Bu psikoloji ile, karlısındaki kişinin haklı çıktığını görmeye
tahammül edemez ve uzaklaşmak ister.
Siz, sizden ruhen ya da bedenen uzak birisi üzerinde nasıl etkin olabilirsiniz ki?! istemeyeceğiniz bir şeydir.
Etkili olmak isteyen bir kadın, onu kendini savunmak gibi
zor bir durumda bırakmaz. Bu nedenle de hesap sormaz. O,
karşısındakinin hesabını öğrenmeye çalışmaktan çok kendi hesabını yapmasının mantıklı olacağını bilir.
IV. Erkeğinizi, size karşı kendini savunmak zorunda
bırakmayın
Onun karşısında kendinizi savunmanız ne kadar yanlışsa,
onun da sizin karşınızda kendisini savunmak zorunda kalması
o kadar kötü bir durumdur.
Bir erkeğin hemen hemen hiç beceremediği şey, eşine ya da
bir kadına karşı kendini savunmaktır. Bu, erkeklerin kadına ve
evliliğe bakışına da ters düşer.
"Size ait" birine ya da bir şeye karşı kendinizi savunacaksı-
nız! Mantıksal açıdan çok ters bir iş!
Onları böyle bir konumda bırakmamalı; çünkü, bunu bece-
remediklerini görünce bocalarlar. Ezilir büzülürler ya da bastır-
maya çalışır, azar, bağırıp çağırıp çekip giderler. Bu ise sizin hiç
istemeyeceğiniz bir şeydir.
Etkili olmak isteyen bir kadın, onu kendini savunmak gibi
zor bir durumda bırakmaz. Bu nedenle de hesap sormaz. O,
karşısındakinin hesabını öğrenmeye çalışmaktan çok kendi he-
sabını yapmasının mantıklı olacağını bilir.
V. Etkili olmak için az konuşup çok dinlemek gerek!
Çoğu zaman konuşmaktansa dinlemek avantajdır.
Erkek, bir şeyler anlatmaya başladığında, yaptıklarının ya da
yapmak istediklerinin doğruluğunu veya yanlışlığını öğrenmek
için anlatmaz. Onun istediği onaylanmaktır.
Abuk sabukta konuşsa onu dinlemeniz sizin için büyük
avantaj olacaktır.
Başkalarının kolay kolay göstermeyeceği sabrı göstermeniz,
onda mutluluk hissi uyandıracaktır.
Eğer, üzerinde konuştukları, yapılacak işlerle ilgili ise, bel-
ki sadece; "Şunu da düşündün mü?" "Şöyle de olabilir mi aca-
ba?" denebilir.
Yanında mutlu olduğu birini bulmuş olmak ne büyük bir
şanstır.
İtiraz etmez, dinler, takdir eder; gerekirse teselli eder, moral
verirseniz sizden iyisi yoktur

4.08.2012

Osmanlı Tarihindeki Meslekler

Dondurmacı
Seyyar dondurmacılar, Uludağ gibi uzak yörelerden getirilen kar ya da buz içinde döndürülerek buz haline getirilen limonata, şerbet ve şekerli sütü yaz aylarında pazarlarlardı. Hıdrellez günü mutlaka dondurmacılar meydana çıkarlardı. Limonlu, vişneli, kayısılı, çilekli ve kaymaklı türleri revaç bulurdu.

Süpürgeci
Ev ekonomisinde temizlik aracı süpürgeydi. Günümüze oranla dünün sokaklarının toz toprağı boldu; yağışta çamur deryasına dönerdi. Süpürge çer-çöpü görüntüden kaldırsa da, dünün evi günlük temizlik yapmayı gerektiriyordu. Hemen her gün yerler nemlendirilir, ev süpürülür, etrafın tozu alınırdı.
 Seyyar Kürdan Satıcı
Sokak Berberi

1876’ya kadar, çarşı-pazarları, selâtin cami avlularını ve zaman zaman mahalle aralarını dört dönen berberlerin ayaklarının çıplak ve kollarının sıvalı olması gerekirdi. Bu şekilde müşteri, berberin ellerinin ve ayaklarının temiz olduğunu görebilirdi. Berberler ayrıca diş çekerler, sünnetçilik ve hacamatçılık yaparlardı.

2.08.2012

Neler Sadakadır?

Allah rızası için yapılan her iyilik, sadakadır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

Kendine ve çoluk çocuğuna harcadıkların birer sadakadır. 
Beyheki
Her iyilik, sadakadır. 
Tirmizi
Güzel söz, sadakadır.
İ. Ahmed    
Güler yüzle selam vermek, sadakadır. 
Beyheki
Din kardeşine güler yüz göstermek, sadakadır.
Tirmizi
Bir ağaçtan yenilen veya çalınan şeyler, o ağacı diken için sadaka olur. 
Müslim
Birine iyi şeyler öğretmek, kötülük yapmasını önlemek, sorana yol göstermek, sokaktaki zararlı şeyleri temizlemek, birer sadakadır.
Tirmizi
Herkesin eklem yeri kadar sadaka vermesi gerekir. Sübhanallah, Elhamdülillah, La ilahe illallah veya Allahü ekber demek, birer sadakadır. İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe önlemeye çalışmak, birer sadakadır. İki rekât kuşluk namazı kılmaksa, bütün bunları karşılar. 
Müslim
Emr-i maruf, nehy-i münker yapmak sadakadır.
Müslim
Müdara etmek sadakadır. 
Deylemi  
Ölümü hatırlamak sadakadır. 
Deylemi
Camiye giderken atılan her adım da bir sadakadır. 
İ. Ahmed
Borçlu fakire, ödemesi için mühlet verenin, her günü, bir sadaka olur. 
Taberani
Yolunu kaybetmişe yol göstermek bir sadakadır. 
C. Sagir
Zevcine hizmet sadakadır.
Deylemi 
Nikâhlısıyla beraber olmak sadakadır. 
Müslim
Haramdan sakınanla, istişare etmek sadakadır. 
Deylemi
Ödünç vermek bir sadakadır. 
Taberani 
Selam vermek sadakadır. 
Buhari

Kaynak

30.07.2012

Herkes Her Şeyden Hevesini Almaya Kalkarsa!!

Konuya bir Nasreddin Hoca fıkrası ile başlamak istiyorum.
"Nasreddin Hocanın, büyük boynuzlu, koca bir öküzü varmış. Karısına dermiş ki:
'Ah hatun, şu öküzün iki boynuzunun arasına otursam da dolansam ne kadar keyifli olurdu.'


Bir gün öküzün yere eğilmesini fırsat bilen hoca, öküzün iki boynuzunun arasına oturuvermiş. Ama öküz hemen kalkıp hocayı yere vurmuş. Hocanın aklı başından gitmiş. Bir süre sonra kendine gelip, gözünü açıp bakmış ki karısı başında oturmuş ağlıyor.
-Ağlama hatun, çok zahmet çektim; ama hevesimi aldım, demiş."


-Kıssadan hisseyi anladım.
- Bazı heveslerin sonu felaketle de sonuçlanabilir. Herkes her şeyden hevesini almaya kalkarsa dünya yaşanmaz olur. Hoca yine ucuz kurtulmuş. Bu bir öküz değil de kadın meselesi olsaydı bu kadar ucuz kurtulamazdı.


Muhabbet Olsun Kitabında S.191

27.07.2012

Çok Rahatız Ya Rabbim!!!


Burmalı Kız Acıyla Haykırdı: Kurtarın Bizi

Işıkları yakmamızla birbirlerine sıkıca sarılmış. 25 Arakanlı Müslümanla göz göze geliyoruz. Bir feryat kopuyor. Bizleri karşılarında görünce hüngür hüngür ağlamaya başlıyorlar. 65 yaşındaki Aminabibi ayaklarıma kapanıp sıkıca sarılıyor: "3 torunum 4 oğlum öldürüldü. Ne olur bizi bu zalimlerden kurtarın. Bize ramazan ayını zehir ettiler. Allah rızası için bize yardım edin" diye feryat figan ediyor.
Hemen yanında 13 yaşındaki Roksina. O herkesten daha fazla ağlıyor. Ellerime yapışıyor. Bütün ailesini Arakan'da bırakmış. Babası tecavüz edilir korkusuyla kaçmaya çalışan gruba dahil etmiş. Arakanlılar beraberimizde götürmemiz için bana teslim etmeye çalışıyorlar. 
Ancak gruptakilerin hepsinin Bangladeş'e gideceğini söyleyerek kabul etmiyoruz.
Gürültümüzle birlikte kıyımızda hareketlilik oluyor. Burma kıyılarından biri telefonla mihmandarlarımızı ikaz ediyor. Çok acil ayrılmamız gerektiği Burma askerlerinin geldiği söyleniyor.
 Apar topar Arakanlı Müslümanları ayrı bir tekne ile bölgeden çıkarıyoruz. Onlar farklı yöne, biz farklı yöne hareket ediyoruz.  

Tamamı Kaynak


26.07.2012

Düşünceli Masumlar


Baba olduktan sonra göreceksiniz ki, kendi mutluluğunuzdan çok, çocuğunuzun mutluluğu ile mutlu olabilirsiniz.














Bir baba yüz evlada bakar da, yüz evlat bir babaya bakamaz.

24.07.2012

Ramazan Davulu


Bediüzzaman, İslâm'a, imana yararı olan en küçük şeye de ehemmiyet verirdi, Bu çerçevede, Ramazan davulcusuna, "İslâmî şeairi ilân ediyor." nazarıyla bakar ve para verirdi.


Başkasının Günahına Ağlayan Adam   

Padişahın Çocuk Eğitimine Dair Fermanı

Dinimiz, bülûğa ermeden önce çocuklara dinî ve dünyevî bilgilerin verilmesini emretmektedir. Ecdadımız buna çok dikkat ederdi. Bunun en güzel örneğini, Sultan II. Mahmud Hân'ın, ülkenin her tarafına gönderdiği bir ferman teşkil eder. Bu fermanda şöyle deniyor:
          "Dinî vecibeleri öğretmek ve seçeceği mesleğin bilgilerine sahip kılmak babaların çocuklarına karşı ilk vazifesidir. 
Ne yazık ki, bir zamandan beri birçok ana ve baba bunu unutarak, çocuklarını daha beş-altı yaşında kazanç hırsı ile sanat sahiplerinin yanına çırak olarak veriyorlar veya başıboş bırakıyorlar. Çocukluk çağında câhil kalanlar ise, bülûğ çağlarında hem kendileri için, hem de memleket için dert oluyorlar. Bu, iki dünyada cezâyı gerektiren bir ihmaldir.  
Sizlere emrediyorum ki, bu ferman elinize değdiği anda, bölgenizde 6 yaşını bitirmiş ne kadar çocuk varsa bunları tesbit ediniz! 
Mevcut mahalle mektepleri yetmiyorsa bina ve hoca bularak mektepsiz çocuk bırakmayınız! Mektep çağında olduğu hâlde bu çocukları yanlarına alıp çalıştıranların şiddetle cezalandırılacaklarını ilân ediniz!  
Anasız ve babasız olanlarla, okumaya gücü yetmeyenlerin tahsilini devletin temin edeceğini ilân ediniz!.."
          Bu ferman, 1854'de Sultan Abdülmecid Hân ve 1873'de Sultan Abdülaziz Hân tarafından da tekrarlanmıştır.

23.07.2012

Osmanlı’da Hiç Kimse Sokakta Tanışıp Evlenmezdi

Sevgiye dayalı Osmanlı ailesi nasıl kuruluyordu? 
Belirli yaşa gelen kızı ve delikanlıyı evlendirmek için herkes seferber olur, bu büyük sevap sayılırdı. Osmanlı’da evlenme adabında çocuklar birbirlerini seçip beğenmezlerdi. Osmanlı’da hiç kimse sokakta tanışıp evlenmezdi. Bu görev anne ve babanındı. Anne ve babalar çocuklarına kimin uygun olacağını yakından bilirlerdi. Baba, damat namzetini görürdü, anne de gelini. Genelde gelinle damat birbirlerini görmeden anneleri ve babaları tarafından evlendirilirlerdi ve nikâh oluşurdu. Osmanlı’da evlilik müessesesi mutlak bir devamlılık ifade ederdi. Üstelik ayrılık bir “boş ol” kelimesiyle sağlanabilmesine rağmen herkes evliliğin bir kader olduğunu bilirdi. Kaderine düşene razı bir aile düzeniydi. Karşınızdakinin kusurlarını görmemezlikten gelmeyi başarırsanız, mutlaka evlilik düzeni güzel standartlarda devam eder. Osmanlı bu sırrın sahibiydi.
  
Osmanlı aile dizaynı, sevginin, saygının, insanların birbirlerine karşı olan davranışlarındaki güzelliğin korunduğu, devam ettirildiği, Allah’a has bir aile. Osmanlı’nın aile, mahalle, şehir hayatı, hoş bir nostaljinin ötesinde insana insan olmanın zevkini ve keyfini doyasıya yaşatan hazine cevheri âdeta. Osmanlı ailesinin arkasında sadece bir tek sır var: İş yapanın, yaptığı işi Allah için yapmanın hazzını duyması, bu hazzı duyarken de sorumluluğunu yaşaması.
HAZZ VE SORUMLULUK…

22.07.2012

Edeb Yâ Hû

Müslüman Türk çocuğunun daha doğuşundan itibaren ince, nâzik ve zarif bir dünyası vardı. Büyüklerinin önünde sigara, kahve içmediği gibi, bütün hareketleri temkinli, ölçülü ve hürmetkâr olurdu. Yüksek sesle konuşmaz, kahkaha ile gülmez, bacak bacak üstüne atmaz, sözü daima büyüklere bırakırdı.  
Büyüklere, yalnız sokaktan geldiklerinde değil, odadan her çıkış ve girişlerinde ayağa kalkarlardı. Kendileri de, yâni gençler de odadan çıkarken geri geri çıkarlardı. 
Bu pâdişah sarayında, sultan ve şehzâde saraylarında olduğu gibi, en kuytu ve mütevâzi, fakat hâlis Müslüman Türk’ün evinde de böyle idi. Evlâtları anaya, babaya “sen” demezler, “siz” diye hitap ederlerdi. Hatta, büyük ağabeye, ablaya da “siz” diye hitap ederlerdi.
Karı-koca arasında da “sen” denmez, “siz” denirdi ve zinhar birbirlerini isimleri ile çağırmazlar, “hatun, hanım” veya “kadınım” derlerdi. Hanımlar da zevclerine “efendi, bey” veya “molla bey” derlerdi. Hanımın gıyâbında hanımdan bahsederken beyler de “ayâlim, halîlem” veya “refîkam” derlerdi. İkinci Meşrutiyetten sonra “fa-milyam” denmeye başlandı ise de, bu pek âdî bir tâbir idi ve çok sürmedi. 
Ayaşlı, s. 11-12

19.07.2012

MeşinTop

Dün, günlerden pazardı. Muharririn cuması veya pazarı olmadığına göre, akşama kadar mıhlı kaldığım işimden ayrılmış, kurşun gibi ağır bir kafayla, evime dönmek üzere vapur iskelesine gelmiştim. Vapura vakit vardı. 
Köprü altındaki birhamal kahvesine girip bir kahve içeyim dedim. Kafam kurşun gibi ağır, dudaklarımda nohut lezzeti, güderimin önünde  sigara bulutları, denize doğru bakarken, Kadıköyü taraflarından gelen bir vapur gördüm. Vapur batacak kadar yana yatmıştı. Kaptan kamarasının tepesine ve direklerin şapkasına kadar, insan üstüne insan... Hiçbir zaman bu kadar müthiş bir kalabalıkla sulara açılmış bir vapur görmemiştim.

Manzarayı hayretle arkadaşıma gösterdim.
-Hayrete değmez, dedi, bugün Kadıköyünde maç vardı. Galatasaray- Fenerbahçe maçı... Oradan dönüyorlar herhalde...

Vapur yaklaştı. Vapurdan, tâ Merih yıldızına kadar yükselen nizamlı bir çığlık tütmeye başladı:
-Şa, şa, şa, Fenerbahçe çok yaşa!!! Şa, şa, şa!!!

Nizamlı çığlık, Yedikuledeki evinde (Lahavle) çeken ihtiyar mütekaidi bile yerinden zıplatacak şekilde buram buram yayılırken, birtakım genç adamlara millî bayramların en mefkûrevisi kadar, belki daha fazla heyecan veren kahraman meşin topu ibret ve dehşetle selâmladım.

Kahraman meşin top!

Fikir, sa'nat, hayat, mefkûre, herşey sana kurban!..
Şa, şa, şa, meşin topum bin yaşa!..

15 Kasım 1943 /  Çerçeve 2, 
Sayfa 292

Necip Fazıl Kısakürek

8.07.2012

Flörtsüz evlilik olmaz mı?

Flört dönemi, gerçek beraberliği çoğu zaman aksettirmez. Eğer flört, gerçek hayatın aynısı olarak yaşanabilse, belki evliliğin nasıl gideceğine dair ipuçları verebilir, ama bunun da başka bedelleri vardır malûm. Bildiğimiz anlamdaki flört, yani arada sırada görüşüp gezmek, sohbet etmek ise, aslında gerçek hayatta olunandan farklı bir kişiliğin sergilendiği bir dönemdir.

Örneğin kişi günün yirmi üç saati tek başına, sessiz ve sakin bir hayat sürüyor, biriken sohbet ve gezme ihtiyacını günde bir saatlik buluşmalara saklıyorsa, o bir saatte çok konuşkan, canlı, eğlendirici biri gibi davranabilir. Ve “çıktığı” kişi de canlı, atak, sosyal insanlardan hoşlanıyorsa onun gözüne hoş görünebilir.


Ama iş evliliğe gelince, o hareketli görünen kişinin günde ancak bir saat gezmeye ve sohbete tahammül edebildiği, aslında çok durgun ve sakin bir hayatı sevdiği açığa çıkar ve sürtüşmeler başlar.


Ben üç-dört yıl flört edip birbiriyle çok iyi anlaşan, ama evlenince birkaç ayda hayal kırıklığı yaşayan nice insanlar gördüm. Evlilik hayatı başlayınca “Reklamları izlediniz, şimdi haberler” anonsu yapılmış gibi olur.


“Peki, flört bile olmadan evlenilecek kişi nasıl seçilebilir?” diyebilirsiniz. Aslına bakarsanız bir insanın, karşısındaki kişiyi tanıması o kadar da uzun bir zaman gerektirmez. Yapılan araştırmalar özellikle kadınların, karşılaştıkları kişiyi ilk üç dakika içinde değerlendirip kategorize edebildiğini göstermiştir.


Dikkatli bir insan için yüz hatları, mimikler, ses tonu, konuşma biçimi, hatta kullanılan kelimeler bile kişiliğe dair önemli işaretler taşır. Ve özellikle hanımlar bu tip işaretleri çok iyi değerlendirirler.


Mesela karşınızdaki kişiye “Hava bu gün ne güzel, değil mi?” diye sordunuz diyelim. Hepsinden de ayrı bir kişilik yapısına işaret eden çeşit çeşit cevaplar alabilirsiniz.


– Gerçekten harika bir hava var, insanın içi coşkuyla doluyor. (Canlı, iyimser.)

– Böyle havaları çok mu seversin? (Karşısındakiyle ilgilenen.)
– Hı hı. (Kontrollü ve ketum.)
– Haklısın, çok güzel, değil mi? (Uyumlu, paylaşımcı.)
– Esas üç gün önce çok daha güzeldi. (Geçmişte yaşayan.)
– Yaa, bu güzel havada eve tıkıldık işte. (Şikâyetçi, karamsar.)


Bakın, bir tek cümleden ne kadar çok ipucu çıkartabiliyorsunuz. Yeter ki ona iyi bakın, dikkatli dinleyin ve ipuçlarını değerlendirin. (Dr. Yusuf Karaçay)

2.07.2012

Edep

Konuş ya Cüneyd

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, hocası hayatta iken, edep olarak, tam 30 yıl dinden bahsetmemişti, yani ortaya çıkıp da vaaz ve nasihat etmemişti. Bir gün rüyasında Resulullah efendimizi görür, ona ‘’Konuş ya Cüneyd’’ diye emir verir.
Sabah olunca, bunu hocama nasıl söyleyeceğim diye tereddütlü bir şekilde hocasının evinin yolunu tutar. Kapıyı çalar, hocasının huzuruna kabul edilir.
Daha konuşmaya başlamadan hocası, ‘’Konuş ya Cüneyd, aynı rüyayı ben de gördüm’’ buyurur.

Bunlarda İlginizi Çekebilir

Blog Widget by LinkWithin